Asi Ruhlu Çocuklar

Bir zaman önce hafta arası bir motosiklet grubunun toplantısına gittim, genelde 1200 GS kulanıcılarının olduğu bir grup. Ben de şehir içinde YBR 125 kullanıyorum ve motorumun dış görünüşü gerçekten “bitik”. (Şöyle, Çantanın kilidi kırık lastikle tutturmuşum, motor yıkanmadığı için leş gibi, ön çamurluk kırık düşmeden mütevellit vs), ben de kaldırımda motoru sıra sıra dizilmiş motorların arasına değil bir ağacın dibine bıraktım.

 

Sohbet muhabbet derken bir üye kardeş motorun benim olduğunu bilmeden başladı sallamaya, işte bu tür motorlar motorcunun imajını düşürüyormuş, kuryeler ve paketçilerin hepsi katilmiş, korumasız kıyafet giyenlere dayanamıyormuş, şehir içinde motor sürmekle bu kişiler kendilerini motorcu sayıyorlarmış falan.

Özünde kendi grubunu, daha iyi görüntü veren arkadaşlarını öven bir sohbetin içindeyken ben dayanamadım sordum.

Ben: Pardon motorlar sizin değil mi?

O: evet

Ben: ama kaldırıma parketmişsiniz insanların yürüme yollarını kapatmışsınız bu ne kadar doğru, imajı bu mu düzeltecek?

diye sordum ama tutarlı bir cevap alamadım,

Ben: sizin motor üzerinde yaptığınız Km kaçtır.

O: 35.000 dedi basa basa, 20 yıllık motorcuyum ben dedi övünerek

Ben: Vay be çokmuş dedim ve ekledim (senede kıtipiyoz motorlarla onun onlarca kat fazlasını yapan arkadaşlarım var benim) müthişsiniz.

 

Niye yazdım bunları “O zaman benzer şeyler söylemiştim” şimdi itiraf etmek için.

Belki okuyanlar “vay be ne güzel yazmış beni tarifetmiş” deyip paylaşır, beğenir falan. Nal gibi olur EGOM, kim iztemez ki yazdığı bir şeyin veya fikrin milyonlara ulaşmasını, eğer bunu istemiyorsak neden facebook’a yazıyoruz arkadaş.

Ben bunu arkadaşlarımla paylaşıyorum diyenlere sözüm “cankuş sen bi arkadaş listene bi baksana kaçını gerçek hayattan tanıyorsun”

neyse konu dağılmasın

 

Evet arkadaş ben başkalarının tabiriyle “çakal” motor sürüyorum.

Köprü yolunda emniyet şeridine geçip yandan kaçıyorum, polis varsa aralardan geçip yoluma devam ediyorum. Duran bir trafik mi var “lan kaldırımda da kimse yok zıpla olm” deyip ara sıra “suç işliyorum”, duran trafikte zaten aralardan geçmek çok doğal bir davranışım.

Gişelerden kaçak geçiyorum, beni üçbeş katım devasa araçlarla bir tutan zihniyete inat.

Hız sınırım yok benim, radarı uzaktan kesiyorum uzun yolda, 88’le git git nereye kadar.

Arkadaş virajda limitte yatmaya hastayım anlamıyor musunuz? inince bakıyorum lastiklere sıfıra kadar yatmışmıyım diye.

hele birde pegleri yere sürtersem zevkten dört köşe oluyorum.

Otobana çıkınca allah ne verdiyse gazlıyorum (siz 100 le gidin bana ne)

Fethiye’de yaşıyorum ben, parmak arası terlikle, kaskı yalandan kafaya takıp basıp işe gidiyorum. sarhoş deil ama 2 bira atıp gayet de güzel biniyorum motoruma.

 

Bu arada büyük şehirlerde “vaayy kadın motorcu” diye pozitif ayırımcılık yaptığımız hanımlardan Fethiye’de binlerce var, Pazardan alışveriş yapıp önüne de çocuğunu katıp vızır vızır dolaşıyorlar bizim oralarda “motorcu hanımlar” (motorculuk ruhunu bilirler mi bilmem)

Öyle her 3 yılda bir kask değiştiremiyorum (dum) diyeyim aslında şimdi 150 TL’ye gayet başarılı kasklar var.

Racing kullananları “sürat manyağı” deyip aşağılamıyorum ben, hatta gıpta ediyorum “benim göZ’ümün yemediğini” onlar yapıyor diye.

 

sukutırcı, çapırcı, endurocu, spidci diye ayrım yapanların

fazla Km yapıp az Km olanları küçümseyenlerin (sanki anasında 100.00 Km ile doğdu)

Büyük CC motrlarını kendi cinsel organ büyüklüğüymüş gibi düşünüp hava atanlara sesleniyorum motorda boyu değil işlevi önemli koçum. (gerçek hayatta boyu da işlevi de önemli, kendimizi kandırmayalım, bu ufaklıkların bir yalanıdır)

tecrübesini paylaşmak adı altında, hava atanların

3 km toprak yolda sürüp kendini endurocu sananların,

GSX R 750 alıp “ben mantıklı sürerim abi” diyenlerin

ve tabii hakkını vermeyenlerin

deri ceket giyip saç uzatmayla

motoruna iki aksesuar takıp “motorunu custom” sanıp kendini de “çapırcı” sananların

alt tarafı suriye sınırından geçip sanki bunu Guantanamo’dan kaçış gibi anlatanların da suratına osurmak istiyorum, timsah yedikten sonra.

 

Üzerime yüklenen gereksiz misyonlardan nefret ediyorum.

Mesela her motorcu neden ille de çevreci olmak zorunda? Bu zaten bir insanlık görevi değil mi?

Yakıt emisyonum diğer araçlardan fazla, onlardan daha çok lastik kullanıyor ve daha çok yağ kullanıyorum.

Off-Road yapıp doğanın ciğerine batırıyorum lastiklerimin dişlerini. İnanmayan gelsin baksın parkurları ne hale getirdiğimize.

Buradan itiraf ediyorum arkadaş hastasıyım güzel ses veren special ofrroadlarda FMF’e ya da akrapoviçe hele şu sıralı dörtlerin egzaplarını açtıktan sonrası ses yok mu aklımı alıyor, bayılıyorum o sese, verilen tepkilere, yemişim performansını.

Kampa gidip ateş yakıp, yemyeşil körpe çimlerin üzerine çadır kuruyorum (senelerce zarar verdiğimi bilerek, bilmeyerek)

nasıl çevreciyim ben, kimi kandırıyorum.

Motorcunun imajı motorla ağzında sakızlar ve ellerinde zincirle “masum kızların” etrafında dönen tecavüzcü Coşkun sahnesiyle bitmiştir arkadaş 🙂

 

Ben de onlardanım, asi olanlardan.

Yüzümde rüzgarı hissederek sürmek istiyorum, doğanın içinde olmak istiyorum, şehirde trafikten sıyrılmak istiyorum, gazlıyorum var mı itirazı olan, kalabalık bir yerde park ettiğimde üzerimde olan bakışları seviyorum arkadaş, farklıyım onlardan.

Kurallar umurumda değil, ben hayatımı yaşıyorum,

kendi egolarını parlatmak, maddi çıkarlar sağlamak isteyenlere baş kaldırıyorum. Ben öyle imaj falan düzeltenlerden değilim. Bunu da birileri yapmalı belki ama o ben değilim.

Asi’yim ben,

itirazı olan?

Reklamlar

ASACAK MISIN, BESLEYECEK MİSİN?

Terör vardı, anarşi vardı

Üniversiteler kamplaşmış, bir taraf “emperyalizme karşı savaşıp, faşizme hayır” derken, diğer taraf “komünizme hayır” diye haykırıyordu.

Kahrolsun faşizm, tek yol devrim.

Kahrolsun komünizm sloganları üç hilaller, bozkurtlar duvarlara yazılıyordu.

Fikirler ve insanlar çarpışıyordu acımasızca.

Sokakta bir halk vardı sağıyla soluyla bir birine girmiş, fikirler ve ideolojiler için canlarını feda etmiş bir halk.

Biri Konya’dan bir slogan attı “Şeriat gelecek, vahşet bitecek”, “Dinsiz devlet, yıkılacak elbet”.

Bardak taşmıştı…

12 Eylül 1980 öncesi nice ocaklara ateşler düştü. Öğretmenler, sendikacılar gazeteciler, masum insanlar vuruldu, öldürüldü.

Kahir ekseriyet ile solcular, sağcılar.

Terör  vardı sokakta, bıyığının tipi için öldürülen, öldüresiye dövülen erkekler vardı.

Cinayet iyiydi yine bir nebze, hiç olmazsa mezarları vardı ağlanacak.

Bir de yok olanlar vardı “nerede olduğu, ölüp ölmediği bilinmeyenler, kayboluş”

Faili meçhul cinayetler…

Meçhuller…

12 Eylül 1980

O güne kadar akan kana seyirci kalan ama durumu yakından inceleyen “kahraman ordumuz” için “şartlar olgunlaşmıştı”. Vatan ve millet için Kenan Evren ve arkadaşları “askeri darbe” yaptılar.

Halk vardı artık “onlar için darbe yapılan”, sinmiş, sindirilmiş acılara terk edilmiş, acılarından beslenilmiş bir halk.

Gençler vardı, genç erkekler, gözleri bağlı, zindanlarda esir edilen, analarının bacılarının gırtlaklarından fışkıran çığlıkları dinletilerek işkence edilen. İçlerine polis copları, kola şişeleri sokulan “erkekler”.

Kadınlar vardı erkeklerden daha erkek, işkence odalarında çözülmeyen, çözülmemek için erkekler tarafından örnek alınan kadınlar. Çırılçıplak bedenlerini kan içici sorgucuların sergilemeye zorlanan, taciz edilen, tecavüz edilen, mahremiyetlerini, masumiyetlerini kaybeden ama iffetlerini kaybetmeyen genç kızlar vardı.

Analar vardı evlatlarına ağlayan, babalar vardı can çekişen evlatları için bir şey yapamayan “gururu kırık” içine ağlayan babalar.

Her gece aran evlerde uyuyan çocuklar vardı, uyuma numarası yaptıkları sıcacık yatakların altında “sakıncalı kitapları” saklayan. Çocuk yaşta işkencelere uğrayan.

 

Vatan için bu halkın çocuklarını, yüzbinlerce insanı topladılar, tutukladılar, mümkünse bir soldan bir sağdan “beslememek için” astılar.

Darağaçlarında, işkencede, sebebi belirsizce yüzlerce insanı öldürdüler.

Yağlı urgan geçirilmiş boynunda ölümü bekleyen 17 yaşındaki çocuğun ayaklarının altından aldıkları sandalyelere oturdular TBMM’de . Titremedi yürekleri Erenin boşlukta titreyen ayakları kadar.

Ve darbeciler siyasi oldular. Cumhurbaşkanı oldular, başbakan oldular, kendilerini korumak için anayasalar yapıp “demokratikleştiler”.

Ve failleri belli, binlerce ölüm, bırakarak arkalarında.

 

12 Eylül’ü Yargılama

 

Neyi yargılayacaksınız, kimi?

İşkencede adam öldüreni yargılayabiliyor musun?

Sıkıyönetim mahkemelerinde “emirle” adam asanları yargılayabiliyor musun?

Darbecilere şakşakçılık yapıp götlerini yalayanları, asker başa gelsin çığırtkanlarını ama bu günü döneklerini yargılayabiliyor musun?

Gerçek suçluları yargılayabiliyor musun gerçek suçluları, sen onu söyle.

Geç gelen adalet, adalet mi sence?

Sana nasıl inanayım ey adalet, sen darbe düşünenleri dahi yargılarken, 28 Şubat’ta sana “post modern” darbeyi bizzat yapanlar keyif sürerken sana nasıl inanayım.

Şimdi söyle bana asacak mısın, besleyecek misin?

Sence de sen “adalet” misin?